Ana Sayfa Köy Hakkında Köy Yönetimi Ziyaretçi Defteri İletişim
»  Köy Telefon Listesi
»  Köyümüzde Tarım
»  Köy Fotoğrafları
»  İlçemiz Meriç
»  Komşu Köylerimiz
»  Dallık (Panayır)
»  Türbe ve Yatırlar
»  Meriç Nehri
»  Yeni Doğanlar
»  Yöresel Sözler
»  Evlenenler
»  Yitirdiklerimiz
»  Sofular (Yunanistan)
»  Köyümüzde İz Bırakanlar
»  Çanakkale Şehidimiz
»  Foto Galeri 1
»  Foto Galeri 2
»  Foto Galeri 4
»  Foto Galeri 3
»  Balıkçılar ve Avcılar
»  Köyümüzün Yaşlıları
 

 

TAHSİN ÖZTÜRK (Tahsin Hoca)

1939 yılında başlayan ve altı yıl süren İkinci Dünya Savaşı 1945 yılında bitmiş, fakat Meriç nehrinin sürüklediği Alman askerlerinin ölüleri köy sahillerine vurmaya devam ediyordu.
Komşumuz Yunanistan önce İtalyanlarca işgal edilmek istenmiş, başarılı olamayınca peşinden Alman ordularının hücumuna uğramıştı. Yunanistan sınırında bulunan köyümüzde buralarda yapılan savaşların top ve tüfek seslerinin duyulduğu, savaş ölülerinin nehirden toplandığı alanlardan biri olmuştur. Bütün dünyayı felaketler zinciri olarak etkisi altına alan bu savaş, insanların büyük sıkıntılar çekmesine, açlık ve yokluklarla uzun yıllar mücadele etmelerine neden olmuştur. Türkiye her ne kadar bu savaşta yer almasa da, dünya siyasetinde ve ekonomisinde ortaya çıkan sıkıntılı durumların bütün etkilerini hissetmiştir.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yapılan bazı sosyal reformlar, toplum yapısını, İmparatorluk dönemine göre çok ileri düzeylere çıkarmasına karşılık, ekonomik alanda geri kalmışlığın bütün etkileri insanlar üzerinde görülmekte idi. Büyük savaş bitmiş, aradan on yıl geçmiş, 1950-1955’li yıllarda kırsal kesimlerde yaşam ilkellikten kurtulamamıştır. 1950 yılından sonra, Türkiye’de bir Adnan Menderes fırtınası esmeye başlamış, büyük ümitlerle iktidara getirilen Demokrat Parti, ekonomik sorunlara çare arayacağına, vatan cephelerini kurmuş, dini öğeleri ön plana çıkarmaya başlamış, her mahallede bir milyoner yaratma hedefi ile o güne kadar pek görülmeyen yolsuzlukların ve talanın kapısını açmıştır. Halkın ekonomik sıkıntılardan kurtulma hayaller uzun yıllar geriye atılmıştır.
Bu tarihlerde, her şeyi ile gelişmiş kabul edilen köyümüz Nasuhbey’in durumuna bakarsak, gelişmemiş kırsaldaki yaşamı tahmin etmemiz pekte zor olmaz.
Verimli arazilerin içinde kurulan köyümüz, her zaman kendine yeterli oranda üretim yapmıştır. 1950’li yıllarda köyde suni gübreler bilinmemekte ve kullanılmamakta idi. Yeni yeni, kahvelerde yapay gübrelerin çıktığından söz ediliyordu. Ondan sonraki bir iki yıl içinde ufak çaplı denemeleri başladı. Nasıl kullanılacağı bilinmiyordu. Bostanlarda karpuz fidelerinin diplerine avuçla serpilip, diplerine su döküldü, fakat gübrenin oranı fazla geldiği için bazı bostan tarlaları yandı ve öldü. Bu durum, bostanları öldürüyormuş diye şayiaların çıkmasına neden oldu. Köyde hayvan varlığı oldukça fazlaydı ve kırsal araziler bu hayvanlardan elde edilen gübrelerle gübreleniyordu. Tarlalarda pek sulama yapılamıyordu. Sadece Çeltik deresinin altına kalan arazilerin bir kısmı salma su ile sulanıyordu. O zamanlar ozon tabakası delik olmadığından kış kış gibi, yazları da yaz gibi oluyordu. Çok sert ve kar yağışları hayli fazla kışlar oluyor, tarlalarda biriken su miktarı üretime yeterli oluyor, kır arazilerden bile müthiş karpuz verimleri alınıyordu. Köyde ekilen ürünler daha ziyade ovalarda kuru fasulye, mısır, ayçiçeğinden oluşuyor; yer yer susam ve yonca tarlalarına rastlanıyordu. Ovalık arazinin daha büyük bölümünü dut bahçeleri kaplıyordu. Bu da ipek böcekçiliği yapmaya imkân sağlıyordu. Ovaların üst kısımlarında yer alan kırlık arazilerin bir kısmı dut bahçeleri, bir kısmı üzüm bağları ile kaplıydı. Geri kalan bölümlerinde de bostan, buğday, çavdar gibi ürünler ekiliyordu. Köyde hiç traktör yoktu. Ekim dikim hayvan ve insan gücüne dayanıyordu.
Meşe ağaçları ile kaplı bayır alanlar genişti. Köyün, Kule altı mevki, Mandacı ve Sığır gölü civarları ile Karababa’nın aşağısından başlayıp aşağı doğru uzanan alanlar ve Koca Çeşmenin karşıları çayırlarla kaplı idi. Göller, çayırlar, kaynak suları, bağ, bahçeleri ile müthiş yeşilliği, köyü cennetten bir köşe haline getiriyordu. Bu yeşilliklerde hayvancılık yapılıyordu. Köyün hayvan varlığı hayli fazla idi. Buna bağlı olarak hayvansal gıda ürünlerinde de müthiş bir bolluk vardı.
Ancak, ülke gibi köyün de alt yapısı olmadığı için bu ürünlerin pazarlanmasında büyük zorluklar yaşanıyordu. Ürünler para etmiyordu. Köye gelen alıcılar da ürünlere ölü fiyatlar veriyorlardı. Bir öküz arabası karpuzun bir liraya zor satıldığı günler yaşanıyordu. Çevre bağlantı yolları çamurdan kışın ulaşıma pek elvermiyordu. Elektrik yoktu. İçme suları evlerin önüne açılan kuyulardan veya köyün çeşmelerinden sırtta taşınarak temin ediliyordu. Evlerin tamamı kerpiçten yapılma idi. Kışları, köy içi yollarda çamurlara bata çıka ancak çizmelerle yürümek mümkündü. Aydınlatma gaz lambaları ile temin ediliyordu. Gece karanlığında ancak bu gaz lambalarının ölü ışıklarını gördüğünüzde köyde olduğunuzu anlayabiliyordunuz
Özetle, köyde insanların sıhhatleri ve beslenmeleri iyi, yaşam koşulları çok kötüydü. Her şeyin insan gücüne dayanması insanları çok yıpratıyordu. Hepsi doğdukları köyü çok sevmelerine rağmen buradan kurtulmanın da yollarını arıyordu. Ama o günkü koşullarda bu pekte kolay değildi. Köyde söz sahibi kuşak iyi kötü okula gitmiş, okuma yazma bilen cinstendi. Ama onlara da bir gazete veya yazıyı verdiğinizde okuma zorluğu çekiyordu. Onlardan önceki yaşlı kuşağın ise hiçbirinin okuma yazması yoktu. Çoğu köyünden pek çıkmamış, şehir ve kasabalar hakkında bilgileri yoktu. Genellikle ürünlerin pazarlandığı Uzunköprü kasabasına gidilir, Karahamza karaağacı denilen yerde mola verilir sonra yine yola devam edilirdi. O da yılda bir veya iki seferi geçmezdi. Kış aylarında yollar çamur olduğundan bu da mümkün olmazdı.
Şehirlerin ve şehirde yaşayanların ayrıcalığı olduğu bir dönemdi. Şehirden biri geldiği zaman onun giyim kuşamına hayran olunur, ayrı bir itibar gösterilirdi. Köyde yaşayanların pantolonlarının dizlerinde ve arkasında, ceketlerin kollarında ki kocaman siyah yamalar, nereye gitseler onların köylü olduğunu haykırırdı. Ayaklarına giydikleri GISLAVED marka lastik pabuçlarda köylülüğün markası idi. Üstelik şehirdekiler en azından okuma yazma bilir, köydekiler cahil ve görgüsüz sayılırdı.
1940’lı yıllarda doğan ve İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz şartlarında, verimli köy doğasının kendilerine sunduğu nimetlerle sıhhatli ama zorluklar içinde büyümeyi başaran nesil, okul çağına geldiğinde, güzel bir şans yakalayarak, bu cehaleti kırmış, o özenilen şehirli insanların kültürüne ulaşmayı başarmıştır.
Yakalanan bu şansın kısaca adı: “TAHSİN ÖZTÜRK” tür.
Bu isim bu tarihlerde köyümüze gelen öğretmenin adıdır.
Tahsin Öztürk kelimelerle pek anlatılacak gibi bir öğretmen değildir.
O da bir köy çocuğudur. Pehlivanköy’ün Sazlımalkoç köyünde doğmuş, büyümüş oradan Kepirtepe Öğretmen okulu’na giderek öğretmen olmuş ve köyümüze tayin edilmiştir.
Yukarıda savaş yıllarına değinmemiz, o devirde yaşanan sıkıntı ve sefaleti ifade ederken, köyümüze gelen öğretmenin o günkü koşullara göre nasıl farklı ve aydın bir insan olduğunun daha iyi anlaşılması içindir.
Öğretmenimiz, fizik olarak son derece yakışıklı bir gençti. Sarışın, ağzı burnu, kaşları son derece muntazam ve dikkat çekici, çakır gözleri ve uzun siyah kirpikleri ile bakışları çok etkileyici idi. Esas hayranlık uyandıran yönü ise giyimi idi. Bu günün film jönlerine ve mankenlerine taş çıkartacak şıklıkta giyinirdi. Daima yeni ütülenmiş gibi Lacivert takım elbiseler, pembe gömlekler, desen desen şık iğne takılmış kravatlar, gömleğinin rengine uygun çoraplar, her zaman boyalı parıldayan lekesiz ayakkabılar ve bunları tamamlayan kol düğmeleri. Her zaman muntazam kısa kesilmiş saçlar ve güldüğü zaman aralarında iki altın olmak üzere parlayan bembeyaz dişler. Öğrencilerine ve köye her zaman bu tarzı ile örnek oldu ve köyde kaldığı sürece, bu giyim tarzının dışında bir kıyafetle onu gören olmadı.
Eğitime gelince, beş sınıflı okulun hem müdürü, hem öğretmeni hem de kâtibiydi. Ama hiçbir gün bir şeyi aksattığı, gevşettiği görülmedi. Her sabah öğrenciden önce kalkar, okul kapısına dikilir kimin geç gelip kimin vaktinde geldiğini kontrol ederdi. Aksatmaksızın her sabah tırnak, mendil, kulak temizliği kontrolü yapardı. Beğenmediği öğrenciyi eve gönderir, annelerinde daha dikkatli davranmasını sağlardı. Okuttuğu kuşak temiz giyinmeyi, disiplini ve toplum da nasıl olunması gerektiğini ondan öğrendi. Beş sınıfın dersini anlatacağım, yetiştireceğim diye gösterdiği gayret ve mesaiye hayran olmamak elde değildi. Tarih ve Coğrafya derslerini mutlaka haritadan, matematik ve geometri derslerini mutlaka büyük, ağaçtan yapılmış pergel, iletki ve gönyelerle tahtaya çizerek anlatırdı. Dinlemek mecburi idi. Ders anlatırken çıt çıkarmak mümkün değildi. İlk saat Beşinci sınıfa ders vermişse, ikinci saat onlara anlatılan dersi okuma görevi verilir, dördüncü sınıflara ders anlatılırdı. Ders saatlerinde hiçbir sınıfın öğrencisini boş, kendi haline bırakmazdı. Yılsonunda da mutlaka etkinlikler hazırlar, bütün köy okulun geniş merdivenlerinin karşısına oturur, tiyatro oyunları oynanır, şiirler okunur, folklor gösterileri yapılırdı. En sonunda da bu gün o da bir öğretmen olan Necdet Çetin’e Yetim Şiiri okutulur, annesi çok ufak yaşta öldüğü için bütün köy son derece duygulanır ve gözyaşları içinde geceye son verirlerdi.
Bu örnek insanın gayretleri sonunda ne oldu?
Onun okuttuğu kuşaktan önce köyümüz insanından çıkmış üç öğretmen vardı. Fettah Hoca, Sefer Hoca ve Ali Hoca. Fakat Tahsin öğretmen mezun vermeye başladığı zaman, köyümüz insanından 25–30 arası öğretmen çıktı. İlk akla gelenleri saymak gerekirse; Hasan Kargın, Mahmut Gültekin, Hasan Tufan, Şinasi Kayhan, Necdet Çetin, Nasuh Akar, Mehmet Taner onun öğrencileridir. İlk bayan öğretmenler de (Ayşe Tuna ve Gönül Akar) onun öğrencileri idi. Talebelerinden Tumbulların Veli, Turçinlerin Seyfi ve Mahmutların Yılmaz köyümüzün ilk üniversite mezunları oldular.
Bu günün gençleri bu olanların anlamını tam kavrayamayabilirler. Fakat bu gün 60 yaşlarına gelen onun talebeleri, nasır tutmuş yalınayakları ile hayvan güderken öğretmen olmanın, üniversite bitirmenin ne demek olduğunu iyi bilirler.
O, köyümüzün makûs talihini değiştiren, en çok iz bırakan insanların başında gelmektedir. Etkileri bu gün dahi sürmektedir. Nasuhbey’e nüfusun niçin her yıl azalıyor diye sorarsanız; “Çocuklar okudu, köyde kimse kalmadı” cevabını alırsınız. Bu işi başlatan da bu değerli öğretmenimiz Tahsin Öztürk’tür.
O, Öğretmen değil, on yıl boyunca her sabah köyümüze doğan ikinci bir güneşti.
Seni hiç unutmayacağız öğretmenim.

Mahmut Yılmaz
Keşan, 25.10.2007


 

© Copyright 2008 Nasuhbey Yapı  |  Design By Kreatifiz
Ana Sayfa  |  Köy Hakkında  |  Köy Yönetimi  |  Ziyaretçi Defteri  |  İletişim